3 Mayıs 2010 Pazartesi

Sami SELÇUK / Yepyeni bir Anayasa yapmalıyız

Yepyeni bir Anayasa yapmalıyız

TBMM’ye indirilen Anayasada değişiklik girişiminin yankıları sürüyor.
Sadece yankılar mı?
Öfkeler de.
En tehlikelisi de, doğru akıl yürütmenin en büyük düşmanı olan ve sürekli önyargı, yanılgı salgılayan bu sonunculardır.
Öfke, öç, kin gibi güdülerle kalkanlar, yarın zararla yerlerine otururlar.
İlkin buna dikkat çekmek istiyorum.
İkinci olarak dikkat çekmek istediğim nokta şu: Bu girişimlere bir çırpıda karşı çıkmak kadar, yöntemde yanılmak ve ivecenlik de yanlıştır.
Çünkü köklü değişiklikler söz konusu.
Üçüncü olarak da şuna dikkat edilmeli: Değil mi ki değişiklikler, var olan rejimi ve hukuk dizgesini kökten değiştirecek niteliktedir; öyleyse ilkin yöntem üzerinde durmakta yarar vardır.
Hemen baştan teslim edelim ki, “olan hukuk” açısından, bugünkü parlamentonun var olan anayasayı değiştirmesi olanaklıdır. Ancak “olması gereken hukuk” açısından hiç de ideal bir durum değildir, bu.
Zira halk iradesinin eksik yansıdığı bir parlamentodur, bugünkü TBMM.
Yığınakta yapılan bu yanılgı her alana hastalık taşımaktadır.
Nedenleri belli.
Çağcıl demokraside egemenliğin sahibi (quod titulum) de, kullananı (quod exercitium) da, meşruluğun/hukuksallığın biricik kaynağı ve kendi alınyazısıyla ilgili konularda tek belirleyici olan, özerk ve iradesi özgür halktır.
Her gün “ulusal irade”den söz edilen bir ülkede yaşıyoruz.
Anayasalar da öyle.
1921 kuruluş (m. 1); 1924 (m. 3), 1961 (m. 4), 1982 (m. 6) Cumhuriyet dönemi anayasalarına göre “egemenlik kayıtsız şartsız ulusundur”.
Güzel söz.
Ama kandırmaca. Devlet, anayasal normlarla sokaktaki insanı gerçek dışı sözlerle sürekli oyalıyor.
Geçmişi bırakalım. Günümüze bakalım.
Egemenlik, hem koşulludur, hem de sınırlıdır, ülkemizde.
Koşulludur, çünkü %10 barajı vardır.
Bu barajın altında kalan partilerin oyları ya çöpe atılır ya da başka partilere gider.
Bu oylar, azımsanamayacak oranda çoktur.
Bir de partilerinin oyları %10 barajını aşamayacağı kaygısıyla başka partilere oy veren insanlar var. Bu gönülsüz oyların, karanlık sayının oranı belirsizdir. Ama bir gerçektir.
Ayrıca egemenlik, kayıtlıdır, sınırlıdır.
Çünkü bugünkü hukuk dizgesinde milletvekillerini genel başkanlar belirlemektedirler. Sokaktaki insan, parti başkanlarınca belirlenen kişileri ya olduğu gibi seçecektir ya da oyunu kullanmayacaktır. Beğenmediklerini çizemez. Zira oyu geçersiz olur.
Millet(in)vekillerinin alınyazıları genel başkanların dudakları arasındadır. Milletvekilleri bırakınız bütün halkı, kendi bölgelerinin bile vekilleri değildirler; sadece genel başkanlarının vekilleridir. Bu nedenle de yürütme erkini sadece muhalefet bir ölçüde denetleyebilmektedir. Tam denetim yoktur. Yasama erki yürütme erkince kuşatılmış, adeta dışlanmıştır.
Anayasa’nın 80. maddesine göre her milletvekili, sadece seçim bölgesinin değil, bütün Türk halkının vekildir. Halkın dertlerini ve sorunlarını dile getirmek için her milletvekili sorumsuzluk ve dokunulmazlık ayrıcalıklarına sahiptir (m. 83).
Var olan sistemde milletvekillerine tanınan sorumsuzluk ve dokunulmazlık ayrıcalıkları da işlevsiz kalmış bulunmaktadır.
Gerçekten bu koşullarda hangi milletvekili, genel başkanına karşın bu ayrıcalıklarını kullanabilir, görüşlerini özgürce dile getirebilir ki?
Kendimizi aldatmayalım.
Hiçbiri ya da sadece partisinden ayrılmayı göze alanlar, kahramanlar.
Oysa hukuk, bu türden kahramanlar gözetilerek kotarılmaz. Sıradan insanlar ölçüt alınarak kotarılır.
Yasama erkinin en önemli görevi, yasa yapmak ve yürütme erkini denetlemektir.
Kaç milletvekilinin genel başkanının iradesine ters düşen bir yasa önerisi TBMM’den geçmiştir bugüne dek? Kaç milletvekili kendi partisinin hükümet başkanını eleştirmiştir?
Hiçbiri ya da yine sadece partisinden ayrılmayı göze alanlar, kahramanlar.
Bu koşullarda milletvekilliği görevinin hakkıyla yapılabildiği söylenebilir mi Türkiye’de?
Söylenemez.
Ama bu kandırmaca anlayış yıllardır yürürlüktedir.
Bir halk, seçimlerde özgür iradesiyle egemenliğini kullanamıyor, kendi temsilini sağlayamıyorsa, yapılacak iş ilkin bu engelleri ortadan kaldıran düzeni kurmaktır.
Bu düzen bugüne dek kurulmamıştır.
Elbette böyle bir parlamentonun yapacağı anayasal işlemler yeni açmazlar doğurmaya gebedir.
Gelin, gerçekçi ve içten olalım. İlkin bu konularda birleşelim.
Birleşirsek gerisi kolay.
O zaman şu soruları sorar, dürüstçe yanıtlayabiliriz:
Var olan Anayasanın demokrasi açısından yetersiz olduğunda herkes görüş birliği içinde mi? Evet.
Yepyeni bir anayasa yapılması konuşunda uzlaşmayı başarabilir miyiz? Evet.
Yığınakta yapılan yanılgılar giderilebilir mi? Evet.
Kendimizi bölük pörçük metinlerle oyalamak doğru mu? Hayır.
Bu bir düş değildir. Gerçekçi bir çözümdür.
Özellikle evetlerin ve yakalanan fırsatın değerini bilmeli; sağladığı enerjiyi kullanmalıyız.
Bu önemli buluşma noktasından yola çıkılarak yeni bir anayasanın yapılması yolunun yordamının, yönteminin ne olacağı konusunda uzlaşılabilir.
Eğer bu noktadan yola çıkılmaz da var olan anayasa metni üzerinde yapılacak değişikliklerle yetinilirse, bunlar yeni sorunlara yol açacaktır. Ne denli özen gösterilirse gösterilsin, yürürlükte olan Anayasadaki tutarlılık da bozulacak; metin bütünlüğünü yitirecektir.
Uzlaştığımız takdirde bugünkü siyasal yapı ve toplu durum karşısında üzerinde birleşeceğimiz biricik yöntem de kendiliğinden ortaya çıkacaktır: Anayasa yapma görevini bütün halk kesimlerinin temsil edildiği bir “kurucu kurultay”a vermek.
Böyle bir kurucu kurultayın kurulmasına siyasal partilerimizin karşı çıkacaklarını sanmıyorum.
Sadece anayasaya yapmakla yükümlü olacak bu kurucu kurultay, bir yasa ile kurulmalı, 1961 anayasası yapılırken yaşanan yanlışa düşülmemeli ve bütün toplum kesimleri olabildiğince temsil edilmeli, temsilciler işleri bitince belli süre devlette görev almamalıdırlar.
Kotarılan anayasa her gün toplum önünde tartışılmalı, bitince de doğrudan doğruya halkın onayını sunulmalıdır.
Böyle bir anayasayla yeni bir düzen kurulur; yasama, yürütme ve yargı erkleri, “erklerin ayrımı ilkesi”ne göre bu düzen içinde yerlerini alır. Tartışmalar da biter.
Şunu gözden kaçırmayalım. Demokrasi, hem cömert bir rejimdir, hem de kıskanç.
Cömerttir. İlke ve boyutları iyi işletildiğinde, barışın, gelişmenin, açmazları aşmanın altın anahtarlarını cömertçe sunar.
Kıskançtır. Bu ilke ve boyutların birinde bile sapma olduğunda, bağışlamayıp sürçer ve, bütün dizgeyi bunalıma sürükleme pahasına, çözüm anahtarlarını inanılmaz bir kıskançlıkla geri alır, demokrasi.
Cömert bir demokrasi yaratmak umuduyla.

Hiç yorum yok: