19 Şubat 2009 Perşembe

Karamehmet “komutanım” derken, gazetesi Akşam ne diyordu?

“Türkiye’de siyasi partiler AB’ci ve ABD’ciler olarak ikiye ayrılmış durumda. Ulusal ekonomiden, tam bağımsızlıktan yana tavır koyanların sesi boğuluyor. Geçmişte olduğu gibi bugün de silahlı kuvvetler, küreselleşme sürecinde ipin ucunu kaçırıp Türkiye’yi mandacılık anlayışına sürükleyenlerin önünde bir direnç noktası olarak duruyor...” Bu satırları, Akşam gazetesinde 9 Ekim 2002 günü başlayan “IMF söylüyor, BDDK yapıyor...” başlıklı dizinin içinde yer alan “Kurtuluş Savaşı’ndan IMF’ye” başlıklı “analiz”den aldım. Taraf’ın 10 Şubat tarihli manşetinde yer alan, Mehmet Emin Karamehmet ile şimdi Ergenekon tutuklusu emekli tuğgeneral Levent Ersöz arasındaki konuşmayı (17 Aralık 2003) okuyunca, zihnimde derhal ondan bir yıl kadar önce Akşam’ın bir gecede liberalizmden “anti-emperyalizm”e ve ulusalcılığa kayışı canlandı. O zamanlar Yeni Şafak’ta Kürşat Bumin’le birlikte “Kronik Medya” sayfasını hazırlıyorduk... Akşam’daki âni değişiklik çok ilgimizi çekmişti. Gazetedeki 180 derecelik dönüşü tespit etmiştik ama, işin bir yıl sonra grubun başkanının bir tuğgeneralle “komutanım”lı sohbetlerine kadar varabileceğini hiç düşünmemiştik. Şimdi, o dönüşün ne amaçla yapıldığı, kimlere selâm verme amacıyla gerçekleştirildiği anlaşılıyor, her şey yerli yerine oturuyor. Gazetedeki değişikliğin “bir gecede” gerçekleştiğini söylemiştim, abartmıyorum, gerçekten de bir gecede... 2002 Eylül’üne kadar bütün büyük grup gazeteleri gibi Akşam da liberal, piyasacı ve IMF’ci idi. 2002 Eylül’ünün ortalarındaydı, günün birinde gece yattık, sabah uyandığımızda Akşam’da bir dizi başladı ve o andan itibaren gazete “anti-emperyalist” ve ulusalcı oldu; tabii bir süreliğine... Şimdi, o günlerde yazdığım yazılara göz attığımda, “vay canına” diyorum, “mesele demek buymuş!” Gelin o yazılar arasında birlikte bir tur atalım... Wall-Street gongundan anti-emperyalizme... 11 Temmuz 2000 tarihli bir haberle başlayalım (ntvmsnbc): “Türk finans sektörü için tarihî bir adım dün atıldı. Piyasa değeri bakımından dünyanın tanınmış birçok şirketinin önüne geçen Turkcell, Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet’in seansın başladığını işaret eden gongu vurmasıyla New York Borsası’nda işlem görmeye başladı.” Mehmet Emin Karamehmet’in “36 dolar milyarderi Türk arasında birinci sırada” olduğunu biliyorduk, üzerine de işte bu kapitalizmin kalbine gong indiren ilk Türk hadisesi eklenmişti, o nedenle 2002 Eylül’ünün ortalarında Akşam’da birdenbire başlayan ulusalcı kabarış iyice tuhaf görünüyordu. Konuya ilişkin ilk yazıyı 13 Ekim 2002 tarihli Kronik Medya’da kaleme aldım. “Bir gecede liberalizmden anti-emperyalizme” başlıklı yazıda, Akşam’ın, 2002’nin eylül ve ekim aylarında yayımladığı iki diziyi ele alıyordum. O dizilerde yer alan hararetli fikirlerden birkaçını aktarayım: “Terminatör IMF... IMF, borç verdiği ülkelerin önce ulusal bankalarını yok ediyor, sonra uluslararası sermayeye satıyor...” “IMF Türkiye’yi satıyor... Ülke değerleri yapay krizlerle ucuzlatılıp, yabancılara ikram ediliyor... İşte, sadece bugünümüzü mahvetmekle kalmayıp çocuklarımızı uluslararası güçlerin ‘ırgatı’ yapacak iç destekli ‘ahtapot’ operasyonunun perde arkası... Namludaki yeni hedef Pamukbank...” “32 ülkeyi batırdı... Uluslararası sermayenin güdümündeki IMF girdiği her ülkeye borç yükü, yoksulluk ve sefalet bıraktı...” “Küreselleşme: Uluslararası sömürünün yeni kılıfı...” Sayın ki o diziler Aydınlık’ta çıkmış; inanın hiç sırıtmazdı. Biz de zaten şöyle yazmıştık: “Akşam gazetesinin harareti Pamukbank olayından sonra inanılmaz derecede arttı! ‘Bayrağımızı iftiharla New York Borsası’na diken’ Mehmet Emin Karamehmet’in gazetesinde giderek yükselen IMF karşıtı ‘anti-emperyalist’ hararet gerçekten dayanılmaz bir seviyeye ulaştı. ‘Sermaye’ sözcüğü bile artık başına ‘ulusal’ takısı almadan kullanılmıyor... Hayret etmemek mümkün değil; ne oluyor, ‘Milli Demokratik Devrim’ günleri geri mi geliyor nedir?” Taraf’ta yayımlanan konuşma metinleri, BDDK’nın, Yapı Kredi ve Pamukbank’ın borçlarını yeniden yapılandırma kararı almasından 6-7 ay kadar sonrasına rastlıyor. Konuşma metinlerine bakarsak, Karamehmet grubunu rahatlatan bu kararda Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur’un da katkısı olmuş. Emekli Tuğgeneral Levent Ersöz, Turkcell’in ve Yapı Kredi’nin sorunlarını anlatırken, Orgeneral Şener Eruygur’u kastederek, “geçen sene komutanım yardım etti, biliyor” diyordu çünkü. Şimdi anlaşılıyor ki, gazetenin çizgisinin bir gecede değiştirilmesi ve işler düzelene kadar bu çizginin sürdürülmesinin temel nedeni, bu “yardım”ın sağlanmasıdır. Konuşma metinlerinden, grubun “komutanlık”a başka hizmetler sunduğu da anlaşılıyor. Komutanı darbeci, “liberal” işadamı paçayı kurtarmak için gazetesine bir gecede çizgi değiştirtiyor. Ne memleket ama! --------------------------------- Özgürlükçülüğü samimiyetsiz bir CHP mi, baskıcılığı samimi bir CHP mi? Bazı okurlar, CHP’nin dindarlarla barışma “açılım”larının samimiyetsiz olduğunun ortaya çıktığını, bu durumda benim o girişimleri çok önemsediğimi belirttiğim yazılarımın arkasında durmaya devam edip etmediğimi soruyorlar... Doğru, şöyle yazmıştım: “Ben, Baykal’ın yeni çizgisinin, ‘laik kabarmalar’ın sırtında halka kılıç sallayarak iktidara yürüyemeyeceğini anlamasının bir türevi olduğu kanaatindeyim ve bu nedenle yeni çizgisinde kararlı ve sabırlı davranacağını düşünüyorum. “Öte yandan, bu çıkışı sadece Baykal’ın ve bazı CHP’lilerin bir hareketi olarak görmek de yanlış olacaktır. Halkla devlet arasındaki kopukluğun daha uzun bir süre sürdürülemeyeceğine kanaat getiren devlet içindeki bazı güçlerin de onay verip desteklediği bir hareket olmalı bu. Sıkışmış politik rejimlerde, başka örneklerde olduğu gibi hiç beklenmedik figürler ya da kurumlar herkesin şaşkın bakışları arasında inanılması güç hamlelere girişebiliyorlar. Baykal’ın hamlesini de bu çerçevede düşünmek gerektiği kanaatindeyim.” Görüldüğü gibi bu analizde CHP’nin girmeye çalıştığı yeni çizgide “samimi” olup olmadığına hiç değinilmiyor. Hatta, mecburiyetle girilen bir yoldan söz etmek suretiyle “samimiyet” boyutunun hayli zayıf olduğunu da imâ etmiş oluyordum o yazıda. Fakat mademki “samimiyet”i tartışıyoruz, öyleyse söyleyeyim: Bu girişimlerin samimi olduğunu düşünmüyorum. Parti çıkarları onu gerektirdiği için, içinde bulundukları tıkanıklığı aşmak için yapıyorlar bunu, yoksa kalpten istedikleri için değil. İşte ben buna rağmen demokrasimiz ve iç barışımız için son derece hayırlı buluyorum CHP’nin girişimlerini. Çünkü bunları söylemiş bir CHP bir daha eski baskıcı kimliğine geri dönemez. Yani soru şöyle, artık hangisini seçerseniz: Özgürlükçülüğü samimiyetsiz bir CHP mi, baskıcılığı samimi bir CHP mi?

Hiç yorum yok: