5 Nisan 2010 Pazartesi

Fikr-i takip... / Mehmet ALTAN

Fikr-i takip...
Mehmet ALTAN mehmetaltan@stargazete.com
RSS
Tam on gün önceki “İran Anayasası’ında 12 Eylül” başlıklı yazımın son bölümü şöyleydi: “Otuz yıldır bir türlü yok edemediğimiz 12 Eylül Rejimi’nin ruhu ve bedeni maalesef yaşıyor...
Son anayasa değişim paketi 12 Eylül’ü kısmi bir zafiyete uğratacak olsa da, anayasanın ruhuyla birlikte Siyasi Partiler Yasası da dâhil en temel altı yüz yasa yürürlükte...
İçerdeki demokratikleşme çabası dışarıdaki demokratikleşme adımlarıyla eş güdümlü olmayınca etkisini çoğaltamıyor...
İran’ı da içeren ABD-Rusya Zirvesi, Türkiye’nin yürütmekte olduğu dış politikalar açısından çok önem taşımakta...
Dünyaya yakınlaştıkça içerde olumlu adımların atılması ivme kazanırken, tersinde zorluk artıyor...
Biz yeterince özenle üzerinde yoğunlaşmasak da İran politikalarıyla anayasa değişimi arasında sandığımızdan çok daha büyük irtibat var...”
***
Sonra ne oldu?
ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’ın Moskova ziyareti sırasında Rusya Federasyonu Başkanı Dmitri Medvedev ve Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov’la “nükleer silahsızlanma başta olmak üzere Orta Doğu ve İran’daki gelişmeler” konusunda çok ciddi mutabakatlar sağlandı ki...
ABD ve Rusya liderleri nükleer silah stoklarını azaltmayı hedefleyen kilit önemde bir anlaşmaya vardı.
8 Nisan’da Prag’da gerçekleşecek imza töreni sonrası hayat bulacak anlaşma uyarınca taraflar hem stratejik nükleer savaş başlıklarını yüzde 25 ila 30 arasında azaltacak, hem de başlıkları taşıyan füze sayısında indirime gidecek.
Obama, anlaşmaya Medvedev’le yaptıkları ve verimli olarak nitelediği telefon görüşmesi ardından varıldığını belirterek, “Bir yıldır süren yoğun pazarlıklar ardından, ABD ve Rusya’nın neredeyse son 20 yılın en kapsamlı silah kontrol anlaşması üzerinde uzlaştığını bildirmekten memnuniyet duyarım” dedi.
***
Anlaşma, 1991’de imzalanan ve geçen Aralık’ta süresi dolan Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması ya da kısaca bilinen adıyla START’ın bir devamı niteliğinde.
Yeni anlaşma, yukarıda da değindiğim gibi Rusların stoklarının yüzde 30’unu, Amerikalıların ise yüzde 25’ini tasfiye etmeleri anlamına gelecek.
Ayrıca...
Anlaşma, karşılıklı gözlem ve teyit konularında da önemli maddeler içeriyor.
Hâlbuki bundan sekiz yıl önce, dönemin liderleri George Bush ve Vladimir Putin’in imzaladığı bir anlaşmada, o dönemdeki karşılıklı kuşku ortamının da etkisiyle, bu tür maddeler hiç yer almıyordu.
***
Ancak, galiba burada “nükleer silah” indiriminden daha da önemli bir nokta var...
ABD ile Rusya’nın gittikçe artan bir ivmeyle sıkı fıkı olmaları.
Bakın, konuyla ilgili Obama neler söylüyor:
“Ben göreve geldiğimden beri, Rusya ile olan ilişkilerimizde temiz bir sayfa açmaya kararlı oldum.
ABD ile Rusya verimli bir işbirliği yapabildiği zaman bu, iki ulusun da karşılıklı çıkarlarına, ayrıca dünyanın güvenlik ve refahına katkıda bulunuyor.
Bugüne dek Afganistan’da birlikte çalışmayı başardık. G-20 grubundaki ekonomik çabalarda işbirliği yaptık.
Ve İran’a, uluslararası sorumluluklarına uygun davranması için baskı konusunda birlikte çalışıyoruz.”
Hiç kuşkusuz taraflar bu anlaşmanın özellikle İran üzerindeki baskıyı artırmasını umuyor.
***
ABD’nin Avrupa ve Avrasya işlerinden sorumlu Dışişleri Bakan Yardımcısı Philip Gordon ne diyordu?
“Türkiye’nin Uluslararası Atom Enerjisi Kurumu’nda Kasım ayındaki oylamada çekimser kalmasından üzüntü duyduk. O dönemden beri Tahran’dan daha az işbirliği görüyoruz. BM Güvenlik Konseyi’nde İran’a yeni yaptırımlar için geniş bir destek var. Türkiye bu tür bir yaklaşıma katılma konusunda isteksiz. Türkiye’nin bize ve diğer kilit uluslararası güçlere katılmasını istiyoruz.”
***
Ne kadar farkındayız, bilmiyorum ama...
Ermeni Olayları sonrasında, ABD ile aramızda “bir İran sorunu” belirmesi ihtimaline doğru da yol alıyoruz.
Bir yandan da dün Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, İran Cumhurbaşkanı Mahmut Ahmedinecad ile Nevruz kutlamaları çerçevesinde görüşerek ilişkileri sıcak tutmaya devam ediyor.
Daha önce de söyledim...
Biz nükleer silahlar konusunda “mutlak bir eşitliği” mi yoksa Ahmedinecad rejimini mi savunuyoruz pek anlaşılmıyor ve bu tür belirsizlikler içte ve dışta her adımımızı gölgelendiriyor.
Gündemde sıra bulamayan bu konuyu, üstelik de fikr-i takip gereğince, bir kez daha vurgulamanın yararlı olduğunu düşündüm.

Hiç yorum yok: