30 Kasım 2010 Salı

Murat Belge - Din baskısı

TÜRKİYE'NİN HALLERİ 12.11.2010




İlkokul çocuklarının başlarını örtmeleri diye bir konu çıktı şimdi de. “Böyle de konu mu olurmuş?” deyip geçecek durum yok. Burası Türkiye, burada her “konu” bir “sorun” olur. Nitekim belli ki “Örter tabii, iyi de olur” diyecek yığınla insan var. Bunlar şimdiden uç vermeye başladı.

İstanbul’da, bildiğimiz semtlerde normal hayatımızı yaşamaya devam ederken, mütedeyyin olmakla tanınmış bir siyasî partinin iktidarda olduğunu hatırlatan durumlarla karşılaşmıyoruz. Ama o bildik çevrelerden uzaklaşınca bazı belirtiler göze çarpmaya başlıyor.

İçki konusu en belirgin gösterge sayılabilir. Ankara’nın doğusuna geçince, Tunceli gibi istisnai yerler dışında, içki içerek yemek yiyecek bir yer bulmak güçleşiyor. Kimi kentlerde böyle bir yer resmen yok; kent dışında, bilmem ne müdürlüğünün bahçesi ya da bir otelin (o da bilmem kaç yıldızlı olacak) lokantasından başka yer olmadığını söylüyorlar.

Bunun bir hükümet politikası olduğunu sanmıyorum, böyle bir şeye ihtimal vermek de istemiyorum. Ama daha ne bu hükümet, ne de bu parti varken Türkiye’de böyle bir eğilim, bir “dindarlaşma” eğilimi başgöstermişti. Ramazan’da Kumkapı’da meyhaneye gidersin, bir de bakarsın, kapalı! İçkili lokanta Ramazan’da “içkisiz lokanta” olur... bunlar İstanbul’da olanlar ve artık alıştık zaten böyle şeylere. Süreç daha eski ve birtakım derine inen dinamikleri vardır mutlaka. Egemen düzene karşı en etkili ve yaygın muhalefetin dinî ideolojiye yakın olması gibi dolaylı siyasî nedenler de düşünülebilir. Ama bir süreden beri, dediğim gibi “mütedeyyin olmakla tanınmış” bir partinin iktidarı da bu gibi eğilimleri hızlandırıyor veya yaygınlaştırıyor olabilir. Bunu özünde “dinî” olan bir tutumdan çok, bizde bir hayli yaygın olan “konformizm” alışkanlığına bağlamak daha doğru olur sanıyorum. “Konformizm”, yani çevreye uyum gösterme eğilimi. Gecikmiş ve zaten arızalı kentleşme, köylü toplumunun devam eden alışkanlıkları bu “konformizm” tutumunu besler. İnsanlar farklı olmaktan, farklılıklarıyla görünmekten, yani aslında “birey” olmaktan çekinirler. Tabii yalnız kırsallığın üstyapısının inatçılığı değil, baskıcı siyaset de bu tutumun yaygınlığına katkıda bulunur.

Tabii bu şimdiki somut durumda, “yukarıdan” gelen bir baskıdan çok “aşağıdan” gelenini, Şerif Mardin”in “mahalle baskısı” dediği türden baskıyı görmek ve onunla mücadele etmek, gerekli. Ama bunu da bu hükümetin yapmasını bekleyemeyiz.

Karar mekanizmalarının daha alt birimlerine indikçe, bütün bu “dindarca hayat” alanlarına ufak tefek, bazen de “büyük” müdahalelerin çoğaldığı kanısındayım. Bu biraz “eşyanın tabiatı” olarak böyledir. Çok zaman, bu gibi müdahalelerde bulunanlar kendileri gerçekten dindar oldukları için de yapmıyorlardır bunları. Göze girmek, yükselmek gibi kaygıları vardır. Öyle bir şey mümkün olsa da ateistler iktidara gelse, böyleleri hemen ateizmin de hizmetine koşarlar, orada da kraldan fazla kralcı olurlar. Nitekim, dinî ideolojinin zapturapt altına alınmasının gerekli göründüğü dönemlerde bunlar hep olmuştur. Bir konjonktürde “Ben yedi yaşında kızımın başını örttürdüm” diyen herif-i nâ-şerif, bir başka konjonktürde “başını örtsün diye kızına baskı yapıyor” diyerek komşusunu ihbar edebilir.

Bunları şimdi din bağlamında konuşuyoruz, öyle konuşmak da gerekiyor, çünkü bugünün dinamiklerinde devam edegelen bu dindarlaşma sürecinin payı var ve böyle sürecek olursa bunun da kendine özgü bir baskı sistemi yaratacağını görmezden gelemeyiz. Ama bunun yalnız dinle ilgili, yalnız bir kesime özgü bir şey olmadığını da bilmek gerekiyor. Yukarıda, “konformizm” derken, bunun bizim kendi yarattığımız “pedagoji” sisteminin bir parçası olduğunu söylemek istiyordum. Böyle bir erken temel atıldıktan sonra, çocuk büyüdükçe, rastlantılara da uyarak, şu görüşü, bu görüşü benimseyebilir, ama görüş ne olursa olsun, benimseme biçimi dinî inancın üslûbunu taşıyacaktır (laiklik ya da Kemalizm dini mensuplarında olduğu gibi): “cemaat”in öbür üyeleriyle ilişkisinde de mahallenin baskısını her an hissedecektir.

Hiç yorum yok: