19 Ocak 2011 Çarşamba

Mehmet ALTAN - İlke mi tutalım, siyasi parti mi?

Dünün en önemli siyasi gelişmesi Milli Güvenlik Kurulu toplantısıydı. Kurul dün 13:30’da Cumhurbaşkanı Gül başkanlığında toplandı. Ben yazının başına oturduğumda toplantı henüz sonuçlanmamıştı.
...Toplantıda, terörle mücadelede gelinen aşamanın, demokratik açılım kapsamında bölgede yapılan çalışmaların, “iki dil” ve “özerklik”’ tartışmalarının, Cumhurbaşkanı Gül’ün Diyarbakır’a yarın yapacağı ziyaretin ele alınması ve Bağdat Büyükelçisi Murat Özçelik’in de PKK’nın faaliyetleri konusunda kurul üyelerine bilgi vermesi bekleniyordu...
2010 yılı biterken de Milli Güvenlik Kurulu Toplantısı kavramı hayatımızdan hala çıkmamıştı, çıkacak gibi de görünmüyordu...
Neredeyse elli yıldır bu kavramla yaşamaya mecbur kılınmış bir Türkiye vatandaşı olduğumu bir kez daha canım sıkılarak hatırladım...
***
Milli Güvenlik Kurulu örneğinde olduğu gibi, Türkiye’de “siyasal iktidarlar” değişiyor ama askeri rejimin kurumları olduğu gibi kalıyor...
Çünkü...
12 Eylül’ün “Siyasal Partiler Yasası”na göre kurulan partiler “siyasal iktidar kavgası” yapıyorlar ama “siyasal rejimi” demokratikleştirmeyi temel varlık nedenleri olarak ele almıyorlar.
Elli yıllık Milli Güvenlik Kurulu...
Otuz yıllık 12 Eylül rejimi, bunun bunaltıcı ispatı...
***
Siyasal iktidar kavgası yapan partileri mi tutacağız, rejimi demokratikleştirecek olan “ilkeleri” mi?
Siyasal partiler, daha ziyade “çifte standarttan” yanalar...
Mağdur iken “kötü” dediğine, mağrur olduğunda “iyi” diyebiliyorlar.
YÖK bunun bir örneği değil mi?
O halde parti tutmak yerine “ilkeler” üzerinden siyaseti değerlendirmek çok daha evla...
Birine körü körüne kapılanmak yerine, demokratik ilkelere yaklaşınca alkışlamak, uzaklaşınca tenkit etmek, çok daha tutarlı ve anlamlı değil mi?
Tersi olunca...
İlkeler siyasal iktidarı değil, siyasal iktidar ilkeleri belirliyor, “çifte standart”ın harika örneklerini bizlere yaşatıyor...
***
22 Ağustos 2007 yılında, AK Parti yüzde 48 ile yeniden iktidar olduğunda “Yeni Türkiye” başlıklı umut dolu yazımda şunları yazıyordum:
“Belli ki... Abdullah Gül, Ağustos ayı çıkmadan Cumhurbaşkanı olacak.
Ardından kabine... Hükümet programı... Güvenoyu... Bunların tümü de ‘yeni dönemin’ nasıl bir süreç olacağı konusunda elbette ki önemli ipuçları verecek.
Ancak...
‘Yeni dönem’i tanımlayabilmek açısından en önemli iki konudan biri ‘sivil’ bir anayasa...
İkincisi, Türkiye’nin AB süreci.
Sivil anayasa, 12 Eylül rejiminin tümüyle tasfiyesi anlamına gelecek.
AB süreci ise toplumsal dönüşümü, üretim biçiminin modernleşmesini, demokratikleşmenin ekonomik alt yapısının doğmasını hızlandıracak.”
Üç buçuk yıl sonra, ne 12 Eylül rejimi tümüyle tasfiye oldu...
Ne de AB süreçlerinde reformlara hız verildi.
Ve siyasete de “ilke” asla hâkim olamadı...
***
Şimdi “Anayasa 2011 yılında değişecek” deniyor.
Taslak var mı?
Buna nasıl inanabiliriz?
***
Benim hiçbir dönemde...
“İlkeli olunca”, oy verecek siyasal parti bulmakta güçlük çekeriz diye endişem olmadı, benim için hep arzulayıp ama bir türlü ulaşamadığımız bir Türkiye hedefi önemli, onu yaratacak ilkeler önemli...
Rejim kavgasını bir yana bırakıp, siyasal iktidar kavgalarından da artık çok bunalmış durumdayım...
Çünkü “her şeyin değiştiğini” söyleye söyleye yılları hep Milli Güvenlik Kurulu toplantıları eşliğinde kapatıp, Milli Güvenlik Kurulu eşliğinde aşıyoruz...
İktidarlar değişiyor ama rejim hep aynı...

Hiç yorum yok: